Sinema, nihayetinde bir "bekleme" sanatıdır. Işığı beklersin, bulutu beklersin, oyuncunun o doğru bakışını beklersin... Bizler, ömrümüzü o kısacık "an"ların, o kusursuz yanılsamanın peşinde harcarız. Ama son zamanlarda setlerde beklediğimiz şey değişti. Artık sadece ışığı değil; belirsizliği, korkuyu ve yaklaşmakta olan o sessiz felaketi bekliyoruz.
Vizörden bakınca dünya hala aynıymış gibi görünüyor. Oysa o karenin hemen dışında, kadraja girmeyen, ses kaydına yansımayan, ama ciğerlerimize kadar işleyen ağır, metalik bir koku var. Bu, yoksulluğun ve çaresizliğin kokusu.
Son bir yıldır, setlerin o kalabalık, gürültülü, sigara dumanı ve çay bardağı şıkırtısıyla dolu atmosferinden bazı yüzler eksildi. Sessizce, veda etmeden, kapıyı bile çarpmadan gittiler.
Onların gidişi, bir senaryonun trajik finali gibi olmadı. Daha çok, eski bir filmin makarasının kopması gibiydi. Ansızın. Geri dönülemez biçimde.
Kendi canına kıyan o arkadaşlarımız... Işık şefleri, asistanlar, set amirleri... Onları ölüme götüren şey, sadece bir "geçim sıkıntısı" değildi. İnsanı asıl öldüren şey, geleceğin belirsizliğidir. "Yarın ne olacak?" sorusuna verilecek bir cevabın kalmamasıdır. Bir sabah uyanıp, o ağır set çantalarını sırtlayacak gücü kendinde bulamamak; dahası, o çantayı taşımanın artık bir "anlamı" olmadığına inanmaktır.
Bizler, insan ruhunun en ince detaylarını, "taşra sıkıntısını", varoluş sancılarını filmlerimizde anlatmaya çalışırken; yanı başımızda, aynı monitöre baktığımız arkadaşımızın yaşadığı o derin, o kapkaranlık kuyuyu göremedik. Belki de görmek istemedik. Çünkü o kuyuya bakmak, kendi çaresizliğimizle yüzleşmek demekti. Ve bu yüzleşme, sektörün vicdanında kapanmaz bir yara açtı.
Sinema yapmak, rüyayı maddeye dönüştürmektir. Ama madde, yani o rüyanın tuğlaları, artık bizim elimizde, avucumuzda durmuyor. Zamanın ruhu, paranın hükmüyle birleşip sanatın üzerine kara bir gölge gibi çöküyor.
Bir filmi yazmak aylar, bazen yıllar sürer. Masanın başına oturursunuz, bir dünya kurarsınız. Bir bütçe çıkarırsınız; o günün parasıyla, o günün umuduyla... Ama Türkiye’de zaman, dünyanın geri kalanından farklı akar. Burada zaman, sadece geçip gitmez; aynı zamanda elinizdekini çürütür, eksiltir, yok eder.
Senaryoyu bitirip "Motor" dediğimiz gün, o kağıt üzerindeki rakamların artık bir hükmü kalmamıştır. Çünkü kullandığımız kamera Alman’dır, lens Japon’dur, ışık Amerikan’dır. Sinemanın teknolojisi evrenseldir ve bedeli dövizle ödenir. Ama biz, emeğimizi yerel bir kederle, her gün biraz daha küçülen bir parayla satmaya çalışırız.
6 ay önce yatırımcıyla el sıkıştığınız bütçe, bugün artık o filmin yarısını bile çekmeye yetmiyorsa, orada bir şeyler kırılır. Sadece ticari bir anlaşma değil; heves kırılır, inanç kırılır. Yapımcı, o aradaki korkunç uçurumu kapatmak için neyden vazgeçecektir? Estetikten mi? Yoksa insanın onurundan mı?
Ne yazık ki çoğu zaman cevap, ikincisi oluyor. Set işçisinin kaşesi eriyor, yemeği ucuzluyor, çalışma saati uzuyor. Çünkü doların arttığı, maliyetin katlandığı yerde, "insan" en ucuz sarf malzemesine dönüşüyor.
Hakikatin Maliyeti
Biz yönetmenler, "gerçekçi" filmler yapmakla övünürüz. Hayatın içinden, sahici, dokunulabilir hikayeler... Ama içinde yaşadığımız sistem, bizi kendi gerçeğimize yabancılaştırıyor.
Bir yanda Cannes'da, Berlin'de, Venedik'te ayakta alkışlanan sinemamız; diğer yanda kirasını ödeyemediği için, çocuğuna harçlık veremediği için intihar eden emekçimiz. Bu çelişki, hiçbir film karesinin taşıyamayacağı kadar ağırdır.
Bu sürdürülemez döngüde ısrar etmek, sadece ekonomik bir hata değil, ahlaki bir körlüktür. Artık şunu kabul etmek zorundayız: Sinema, pahalı bir sanattır. Ve bu sanatın onurlu bir şekilde yapılabilmesi için, bütçelerin de, ödemelerin de, çalışma koşullarının da "ülkenin buğulu camının arkasındaki" gerçeğe değil, dünyanın ve piyasanın sert gerçeğine; yani dövize, yani enflasyona, yani hayatın kendisine endekslenmesi gerekir.
Bu bir lüks talebi değildir. Bu, bir varoluş çabasıdır.
Son Bakış
Eğer bir gün, setlerde o ışıkları kuracak, o kamerayı omzuna alacak, o çayı demleyecek kimseyi bulamazsak; eğer o "aile" dediğimiz insanlar birer birer eksilip giderse, çektiğimiz filmlerin kime ne faydası olacak?
Kendi insanını yaşatamayan bir sinema, ne kadar "büyük" olursa olsun, aslında ölü doğmuş bir çocuktur.
Şimdi belki biraz durup, o vizörden başımızı kaldırıp, birbirimizin yüzüne bakma vaktidir. Gerçekten bakma vaktidir. Çünkü ışık azalıyor. Ve hava, giderek soğuyor.

Yorumlar
Kalan Karakter: