Bazen bir savaş yalnızca cephede başlamaz.
Bazen savaş, diplomasi masalarının dağıldığı anda başlar.
Ortadoğu’da son günlerde yaşanan gelişmeler, yalnızca bölgesel bir gerilimin ötesinde, uluslararası düzenin kırılganlığını gözler önüne seriyor. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a yönelik askeri saldırıları, ne hukuki ne de ahlaki bir gerekçeye dayanıyor. Saldırı, diplomasi masaları kurulmuşken gerçekleşti ve bu durum tüm dünyaya şu soruyu sordurdu:
Eğer diplomasi susturulabiliyorsa, savaş neyi konuşacak?
Diplomasinin özü, savaşı önlemektir.
Masalar, çatışmanın maliyetlerini azaltmak ve insanlık için olumsuz etkileri en aza indirmek için vardır.
Ancak masalar dağıldığında geriye sadece güç ve kaba kuvvet kalır. Gücün konuştuğu yerde hukuk susar, kural tanınmaz, düzen kavramı erir.
Bu saldırının bir diğer boyutu, uluslararası sistemi sarsmasıdır. İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan düzen, kusurlu olsa da, savaşların belirli sınırlar içinde tutulmasını hedefliyordu. Meşru müdafaa ve Birleşmiş Milletler kararları olmadan başlatılan bir savaş, bu düzeni ortadan kaldırır. Eğer güçlü olan istediği ülkeye saldırabiliyorsa ve bunun için ikna edici bir gerekçe sunmak zorunda hissetmiyorsa, dünya ciddi bir kırılma noktasına gelmiş demektir.
Bazı söylemler, saldırının gerekçesini “rejim değişikliği” olarak öne sürüyor. Bu yaklaşım ise son derece tehlikelidir. Eğer her ülke başka bir ülkenin yönetim biçimini beğenmediği için askeri müdahalede bulunabilirse, dünya artık barış içinde kalamaz. Her taraf kendi siyasi anlayışını başkalarına dayatmaya çalışacak ve kaos kaçınılmaz olacaktır.
Savaşın dili ve dini sembollerle meşrulaştırılmaya çalışılması da ayrı bir tehlike.
Bazı siyasi figürlerin “din savaşı” ya da “medeniyet mücadelesi” söylemleri, gerilimi daha da derinleştiriyor. Tarih bize gösterdi ki, dini ve ideolojik söylemlerle beslenen savaşlar her zaman daha yıkıcı olur.
İran’ın devlet yapısı ve dış politika tutumları ise çoğu zaman dışarıdan yanlış anlaşılır. Dini liderlik, devlet kurumları ve farklı siyasi yapılar arasında karmaşık bir denge vardır. Dolayısıyla yalnızca lider değişiklikleri üzerinden ülkenin stratejilerinin değişeceğini düşünmek gerçekçi değildir. İran, devlet geleneği ve stratejik hesaplarla hareket eder; kişisel tercihler çok sınırlı etki yaratır.
Sonuç olarak, dünya bugün bir yol ayrımında duruyor: Ya diplomasi yeniden güç kazanacak, ya da uluslararası ilişkiler tekrar kaba güç dönemine dönecek. Ve bu durumda kazanan çoğu zaman hiç kimse olmayacak.
Diplomasi sustuğunda savaş konuşur.
Ve savaş konuştuğunda kazanan çoğu zaman hiç kimse olmaz.
Adnan Fişenk
Araştırmacı Gazeteci
Yorumlar
Kalan Karakter: