Filtrelenmiş bedenler, kusursuz pozlar ve “ideal” ölçülerle dolu bir dijital dünyada, özellikle genç bireyler için beden algısı hiç olmadığı kadar kırılgan hale geliyor. Bu kırılganlık ise kimi zaman sadece özgüven kaybıyla sınırlı kalmıyor; anoreksiya nervoza gibi ciddi yeme bozukluklarını tetikleyen bir sürece dönüşebiliyor.
Aslında Karşılaştırma Tuzağı
Psikoloji literatürü bize şunu net biçimde söylüyor: İnsan zihni, sürekli karşılaştırma yapmaya meyillidir. Sosyal medya ise bu karşılaştırmayı kesintisiz ve acımasız hale getirir. Özellikle ergenlik dönemindeki bireyler, kimlik gelişimi sürecindeyken dış onaya daha fazla ihtiyaç duyar. Beğeni sayıları, yorumlar ve takipçi oranları; bireyin kendi değerini belirleyen ölçütlere dönüşür.
Bu noktada anoreksiya sadece “zayıflama isteği” değildir. Kontrol ihtiyacı, mükemmeliyetçilik, değersizlik duyguları ve “yeterli olma” çabasıyla iç içe geçmiş psikolojik bir rahatsızlıktır. Sosyal medyada idealize edilen aşırı zayıf bedenler, bu düşünce yapısını besler. “Ne kadar zayıfsam, o kadar değerliyim” inancı sessizce yerleşir.
Dahası, algoritmalar da bu süreci pekiştirir. Bir kez zayıflık, diyet ya da “fit body” içeriklerine ilgi gösterildiğinde, benzer içerikler sürekli olarak bireyin karşısına çıkar. Bu durum, kişinin gerçeklik algısını bozar; sağlıksız beden ölçüleri normalleşir.
Beslenme Açısından Sağlığın Yerini Estetik Alınca;
Beslenme bilimi açısından bakıldığında, anoreksiya yalnızca yetersiz yemek yeme meselesi değildir; vücudun hayatta kalma mekanizmalarının sistematik olarak görmezden gelinmesidir. Sosyal medyada sıkça paylaşılan “detokslar”, aşırı kısıtlayıcı diyetler ve bilimsel temeli olmayan beslenme trendleri, özellikle risk altındaki bireyler için son derece tehlikelidir.
Anoreksiya sürecinde vücut; enerji tasarrufuna geçer, hormon dengesi bozulur, adet döngüsü durabilir, kemik yoğunluğu azalır ve kalp ritim bozuklukları ortaya çıkabilir. Buna rağmen sosyal medyada bu fiziksel alarm sinyalleri değil, sadece “ince görünüm” ödüllendirilir.
Beslenmenin temel amacı bedeni cezalandırmak değil, beslemektir. Ancak estetik kaygılar sağlığın önüne geçtiğinde, yemek bir ihtiyaç olmaktan çıkar, düşmana dönüşür. Bu dönüşümde sosyal medyanın rolü göz ardı edilemez.
Peki Ne Yapmalı?
Bu noktada çözüm, sosyal medyayı tamamen hayatımızdan çıkarmak değil; onunla olan ilişkimizi yeniden tanımlamaktır. Medya okuryazarlığı, özellikle genç yaşlarda kazandırılması gereken bir beceridir. Görülen her bedenin gerçek olmadığını, filtrelerin ve pozların bir illüzyon yarattığını bilmek psikolojik bir koruyucu faktördür.
Ayrıca uzmanların —psikologlar ve diyetisyenlerin— sosyal medyada daha görünür olması, bilimsel ve şefkatli bir dilin yaygınlaşması büyük önem taşır. Beden çeşitliliğini savunan, sağlığı merkeze alan içerikler çoğaldıkça, tek tip güzellik algısının gücü zayıflayacaktır.
Anoreksiya, bir “irade problemi” değil; ciddi, çok boyutlu bir ruhsal hastalıktır. Sosyal medya ise bu hastalığın hem görünmez tetikleyicisi hem de bazen alkışlayan seyircisidir. Gerçek güzellik, filtrelerde değil; sağlıklı, dengeli ve kendini olduğu haliyle kabul edebilen bir bedende ve zihinde saklıdır. Bu gerçeği ne kadar erken fark edersek, o kadar çok hayatı koruyabiliriz.

Yorumlar
Kalan Karakter: