Ramazan’ın sükûnetle yoğrulmuş günlerinin ardından, Ramazan Bayramı’nın üçüncü gününde bu satırları kaleme alırken, içimde iki duygunun aynı anda büyüdüğünü hissediyorum: Şükür ve sızı. Aynı sofrada buluşabildiğim, gözlerine bakarak bayramlaşabildiğim ailemin sıcaklığı bir yanımda dururken; dünyanın başka coğrafyalarında aynı bayrama korkuyla uyanan insanların ağırlığı diğer yanımı sessizce sıkıştırıyor.
Artık bayramı sadece sevinçle yaşamıyorum.
Ben bayramı, dünyanın acılarını içimde hissederek yaşıyorum.
Benim için bayram, yalnızca bir gelenek değil. Bayram, insanın kendine, ailesine ve başkalarına karşı sorumluluğunu hatırladığı zamanların en özelidir. Aynı sofraya oturmak; sadece yemek paylaşmak değil, aynı kader duygusunda buluşmaktır. Aynı ekmeği bölmek, aynı duaya “âmin” demek de böyle… İşte bu yüzden o masa, benim için sadece bir aile fotoğrafı değil; bir toplumun hâlâ ayakta olduğunun en güçlü göstergesidir.
Ama bu yıl bayram sofralarımıza, ailece güldüğümüz anlara gölge düştü: Savaş…
Ve ben artık savaşı bir haber başlığı gibi okuyamıyorum.
Bir çocuğun yarım kalan oyunu var aklımda.
Bir annenin tamamlayamadığı cümle.
Sessizliğe gömülmüş bir şehirler…
Savaşın en ağır yükünü kimlerin taşıdığını görmek için istatistiklere bile bakmaya gerek yok. Ben görüyorum: En çok çocuklar kaybediyor. Sadece hayatlarını değil, dünyaya duydukları güveni de kaybediyorlar. Ve ben biliyorum ki dünyaya korkuyla bakan bir çocuk, büyüdüğünde barışı kurmakta zorlanır.
Tam da bu yüzden, bugün yaşanan her savaşın aslında geleceğe bırakılmış bir kriz olduğunu düşünüyorum. Eğer biz bugün o çocukların yaralarına dokunmazsak, yarın o yaralar başka şekillerde karşımıza çıkacaktır. Sessiz kalınan her acı, bir gün daha büyük bir gürültüyle geri döner.
Kendi ülkeme baktığımda, bu coğrafyada huzur içinde bayram yaşayabilmenin ne kadar büyük bir nimet olduğunu daha net görebiliyorum. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde yürütülen politikanın, Türkiye’yi savaşın içine çekmeden ama barışın dışında da bırakmadan ilerlemesini çok önemli buluyorum. Çünkü bana göre asıl güç, çatışmanın tarafı olmak değil; çözümün parçası olabilmektir.
Bu coğrafyada yaşanan hiç bir gerilimin sadece sınırlar içinde kalmadığını biliyorum. Her kriz, insanların hayatına dokunuyor; her gerilim, bir çocuğun geleceğini etkiliyor. Diğer taraftan Türkiye’nin bu süreçte dengeli, akılcı ve insani bir çizgide kalması, benim için sadece bir politika da değil, aynı zamanda bir vicdan meselesidir.
Ülkemizde savaşın olmamasına bakıp rahatça oturabilen biri hiç olmadım. Böyle zamanlarda kendime daha zor bir soru soruyorum:
Ben bu hikâyenin neresindeyim?
Çünkü biliyorum ki huzur, tek başına yaşanacak bir ayrıcalık değil. Paylaşılmadığında eksik kalan bir durumdur. Eğer ben bugün güven içinde bir bayram yaşayabiliyorsam, bu beni sadece şükreden biri yapmamalı; aynı zamanda sorumluluk alan biri hâline getirmeli.
Ben özellikle savaş mağduru çocukları düşündüğümde şunu çok net görüyorum:
Onları sadece kurtarmak yetmez, onları yeniden hayata bağlamak gerekir.
Eğitimle, güvenle, şefkatle…
Aksi hâlde kaybedilen sadece bir nesil olmaz.
Kaybedilen, geleceğin kendisi olur.
Bu yüzden ben, Türkiye’nin diplomatik sorumluluğunun yanında insani bir sorumluluk alanı olduğunu da düşünüyorum. Savaş bittikten sonra da bitmeyecek bir görev… O çocukların yeniden insanlara güvenebildiği bir dünya kurma görevi.
Bugün, bayramın üçüncü gününde, kendi soframla dünyanın parçalanmış hayat hikâyeleri arasında bir bağ kuruyorum. Ve artık şunu çok iyi biliyorum:
Bayram, sadece sevinmek değildir.
Bayram, başkasının acısını hissedebildiğin ölçüde anlam kazanır.
Ve belki de en önemlisi:
Gerçek bayram, o acıyı azaltmak için ne yaptığınla ilgilidir.
Yorumlar
Kalan Karakter: