Bazen bir gerçeği saklamak için onu yok etmeniz gerekmez.
Sadece boğmanız yeterlidir.
Jeffrey Epstein dosyası modern çağın en rahatsız edici derslerinden biri gibi duruyor.
Ortaya saçılan milyonlarca sayfa belge, sansür bantları, çelişkili anlatılar, eksik bağlantılar…
Bir noktadan sonra insan şunu soruyor:
Bu gerçekten bir ifşa mı,
yoksa organize bir bilgi enkazı mı?
Çünkü gerçekler çoğu zaman susturularak değil,
gürültüye gömülerek kaybettirilir.
Dosyanın merkezinde tartışmasız bir gerçek var:
İstismar edildiğini söyleyen çocuklar var.
Mahkeme kayıtlarına geçmiş tanıklıklar var.
Bugün yetişkin olup konuşan, hayatlarının parçalandığını anlatan insanlar var.
Ve buna rağmen tartışma giderek başka bir yere kayıyor.
Belge sayısına, sansür çizgilerine, komplo ile suçun birbirine karıştırıldığı bir sis alanına…
Bilgi kirliliği yalnızca kafa karıştırmaz.
Ahlaki odağı da dağıtır.
Sonra ikinci anlatı devreye giriyor:
“Ne kadar mide bulandırıcı bir çağda yaşıyoruz.”
Bu cümle anlaşılır bir öfke gibi görünse de
tehlikeli bir kolaycılık.
İnsanlık tarihi masum bir başlangıçtan karanlığa düşmüş bir hikâye değil.
Zulmün de merhametin de başından beri var olduğu bir alan.
Çirkinlik yeni değil.
Yeni olan, onun görünürlük biçimi.
Bugünü “en kötü çağ” ilan etmek,
sorunu tarihten koparıp tek bir zamana yıkmak demek.
Bu hem adil değil,
hem de rahatlatıcı.
Çünkü o zaman mesele sistemle yüzleşmek değil,
“kötü bir döneme denk gelmiş olmak” oluyor.
Ve belki de üçüncü ve en rahatsız edici gerçek şu:
Epstein gökten inmedi.
Onu “canavar” ilan edip insanlıktan dışarı atmak kolay.
Zor olan, şu soruyla yüzleşmek:
Bu insanlar aramızdan çıkıyor.
Her toplumda.
Her ülkede.
Her sınıfta.
Türkiye’de de medyaya yansıyan dosyalar ortada.
Çocuk istismarı davaları, karanlık suçlar, bastırılan hikâyeler…
Bunlar başka bir gezegene ait değil.
Aynaya bakmadan ahlak kurulmaz.
Bir suçu yalnızca tek bir figüre yıkmak,
bizi rahatlatır ama hiçbir şeyi çözmez.
Çünkü mesele tek bir sapkın birey değil;
onu mümkün kılan sessizliktir.
Görmezden gelme refleksidir.
“Bizden değildir” diyerek dışarı itme konforudur.
Ve belki de en korkutucu olan şey şu:
Biz skandalları adalet için değil,
tüketmek için izliyoruz.
Modern çağ trajediyi içerik haline getiriyor.
Dehşeti kaydırıyoruz.
Yorumluyoruz.
Unutuyoruz.
Oysa bu dosyanın merkezinde belgeler yok.
İnsanlar var.
Kayıp çocukluklar var.
Kırılmış hayatlar var.
Gerçeğin üzerini örtmenin en etkili yolu bazen sansür değildir.
Her şeyi aynı anda ortaya dökmektir.
Öyle ki kimse neye bakacağını bilemesin.
Ve asıl soru şu:
Biz gerçekten gerçeği mi arıyoruz,
yoksa gerçeğin etrafındaki gürültüyü mü izliyoruz?
Çünkü bir toplum, çocuk istismarı gibi mutlak bir kırmızı çizgi karşısında bile net duramıyorsa,
orada sorun çağ değildir.
Sorun, aynaya bakmayı reddeden insanlardır.
Ve şüphe yok ki Epstein gibiler sistemin kullanışlı aparatlarıdır;
gerekli oldukları ölçüde kullanılır
ve sonra yok edilirler.
Perdede kuklalar kavga eder.
İsimler düşer.
Yüzler değişir.
Ama gölge oyununda asıl soru hep aynıdır:
Hayali kim?
Çünkü seyirci perdedeki figürlere bakarken,
ipleri tutan el görünmez kalır.
Ve bir toplum kuklalarla oyalanıp
hayalîyi sormayı bıraktığı anda,
orada gerçeğin esamesi okunmaz.
Gerçek kirli bir gölge oyununa dönüşür.
Ve öyledir..

Yorumlar
Kalan Karakter: