Özellikle ekspresyonizm olarak da bilinen doğalcılığa karşı temalar ve görseller içermektedir. İnsanların öfke duygusunu beslemekte başarılı bir akımdır. Resim alanında kendini ortaya koyan bu akım ressamlara çığlık attıran resimler çizdirdi. Duygusal tepkileri resim ile doğal olandan bağımsız olarak özgür bir biçimde ortaya koymaktaydı. ‘‘Dışavurumculuk resimde Almanya’da Die Brücke grubu tarafından ortaya koyulmuş ve geliştirilmiştir. İlk başta çok sevdiğim Van Gogh ‘u olmak üzere Gaugin ve Seutrat’ ta bu akımdan etkilenen ressamlardandır.’’ (Biryıldız,19)
Dışavurumculuk 1919 -1930 yıllarında yine Almanya’da kendini bir sinema akımı olarak gösteriyor. Gerçeklik dışı boyutlar, şekiller ve renklerin abartılı kullanımının varlığı, iç dünyanın birer yansıması olarak dışavurum ön planda tutularak ortaya konulmaktadır. Abartılı ışık kullanımı, abartılı makyajlar, gerçekçiliği olmayan dekorlar ve psikolojik olarak insanı rahatsız eden temalar konu olarak işlenmektedir. Dışavurumcu sinemanın en önemli özelliklerinden biri ise sahnelerdir. Dış mekanlardan uzak, iç mekânlara yönelirken estetik kaygısı olmayan bir üslup edinilmiştir. Dönemin Alman toplumunun baskı rejimi ile de Almanya’da ortaya çıkması bir tesadüf değildir. Prof.Dr.Esra Biryıldız’ın ‘‘Sinemada Akımlar’’ adlı eserine göre ; Alman Sinemasının ortaya çıkışı üç temel unsura dayanmaktadır. Bunlardan ilki,1917’de kurulan UFA (UNİVERSUM Film Aktiengesellschaft)’dır. Üçte bir hissesi kamuya ait bir propaganda ajansı ve I. Dünya Savaşından sonra hızla gelişerek Avrupa’nın en başarılı film ihraç eden şirketi haline gelmiştir. İkinci öge, Almanya’da savaştan sonra görülen entelektüel heyecanların etkisidir. Almanların ‘‘Aufbruch’’ ruh hali içindeki sinema, devrimci bir kavram niteliği taşırken , dünün parçalı dünyasından sıyrılarak; ekonomik ve toplumsal sorunları kolaylıkla çözebilmesi ve insanları harekete geçiren, ümitleri, korkuları anlatmak için Alman sinemasında ayrı bir coşku kazandırıyor. Üçüncü öge ise; I. Dünya Savaşından önce yapılan ancak savaş sonrası konuları öngören bu döneme ait sinemada çok etkili olan filmlerdir. (Biryıldız, 43)

İlk sıralarda Prag’lı Öğrenci ve Golem’in yanı sıra bu döneme ait bizlerin önerisi olan Dr. Caligari’nin Muayenehanesi’ni sizlerle dışavurumculuk çerçecevesinde ele alacağız:
Dışavurumculuk döneminin ve psikolojik sinemanın ilk ve en önemli örneklerinden biri olan 1919 yapımı Robert Wiene ‘nin yönetmenliğindeki Dr. Caligari’nin Muayenehanesi, akıl hastanesinde görev yapan Dr. Caligari’nin, bir karnavalda hipnotize ederek uyuttuğu genç Cesare aracılığıyla kehanetlerde bulunmasını konu alır. Ancak Cesare yalnızca kehanetler için kullanılmaz; gece yarıları doktorun kontrolü altında cinayetler işler.
Cesare’ın ilk dikkat çeken unsuru, abartılı makyajı ve göz altlarında ters üçgen biçiminde boyanmış siyah alanlardır. Bu makyaj, filmdeki korku atmosferinin izleyiciye güçlü bir şekilde aktarılmasını sağlayan unsurlardan biridir. Üçgen formu genel olarak gücün sembolü olarak kabul edilirken, ters üçgen kullanımı Cesare’ın kendi iradesine sahip olmayan, gücü başkası tarafından yönetilen bir karakter olduğunu simgeler. Bu durum, makyajın dışavurumcu bir anlatım aracı olarakta kullanıldığını açıkça ortaya koymaktadır. Genel olarak filmde makyaj, karakterlerin iç dünyasını ve psikolojik durumlarını yansıtmaktadır.
Buna bir diğer örnek olarak, Cesare ‘ın öldürmek isterken aşık olduğu Jane’in yüzünün bembeyaz makyajla gösterilmesi verilebilir. Siyah-beyaz bir filmde bu denli açık tonların kullanılması, korku ve çaresizlik duygusunu görsel olarak güçlendirir. Gece yarıları uyurgezer hâlde dolaşan ve Dr. Caligari tarafından zorla cinayetler işlemeye yönlendirilen Cesare’ın solgun yüzü, donuk bakışları ve keskin kontrastlarla vurgulanan makyajı, karakterin bastırılmış bilincini ve kontrol altında tutulmasını simgeleyerek filmin psikolojik gerilimini artırır.
Filmin dışavurumcu etkileri sadece makyaj ile değil, sahne dekorlarında da karşımıza çıkmaktadır. Sette dekorların simetrik şekiller yerine gerçeklik algısını bozacak bir tuval tarzında asimetrik ölçüde mekanlar yer almaktadır. Uzun sandalyeler, gerçeklik algısından uzak nesnelerin doğru ölçü ve boyutta olmaması da dışavurumculuğun önemli etkilerindendir.
Filmin konu ve teması itibariyle de pek çok vampir filmine ilham kaynağı olduğu da apaçıktır. Sevgilisini ya da karşılıksız bir aşkla arzuladığı kişiyi merkezine alan korku dolu sahnelerin bu filmden referans almadığını iddia etmek ise; psikolojik sinemanın öncülerinden biri olan Dr. Caligari’nin Muayenehanesi’ nin şahsım adına yol gösterici olmadığını söylemekle eşdeğerdir.

Yorumlar
Kalan Karakter: