Geçenlerde bir dost meclisinde sohbet ederken konu Eurovision’a geldi. Masada herkesin gözleri parladı, bir anda hatıralar dökülmeye başladı: “Hatırlıyor musun, Sertab’ın birinci olduğu geceyi?” ya da “Ajda’nın ‘Petrol’üyle aldığımız ilk 12 puanı?” derken fark ettim ki, bu yarışma sadece bir müzik organizasyonu değil; hepimizin ortak hafızasında yer etmiş bir bayram coşkusu aslında.
Nasıl da özlemişiz bu cümleyi duymayı: “Twelve points go to Turkey!”
Arefe gecesi yastığının yanında yeni alınmış ayakkabısıyla sabahı bekleyen çocuklar gibi, biz de Eurovision gününü iple çekerdik. Aylar öncesinden başlardı heyecan: “Bu yıl kim gidecek acaba?” soruları dilden dile dolaşırdı.
TRT, ülke çapında büyük bir beste yarışması düzenlerdi. Ünlü, ünsüz bütün besteciler en özel şarkılarını hazırlamak için kolları sıvar; şarkıcılarımız ise kendilerini o sahnede hayal ederdi. Türkiye’yi temsil etmenin gururu sarardı benliklerini.
Besteler şarkıcılarıyla buluşur, hummalı bir hazırlık dönemi başlardı. Şarkılar TRT’ye teslim edilir, her birine beş harften oluşan bir rumuz verilirdi. Jüri, bestecilerin kim olduğunu bilmeden seçim yapardı; adaletin sağlanması için bu çok önemliydi.
Sonra sessiz bir bekleyiş… Ve finale kalan şarkılar açıklanırdı. Sevinenler, üzülenler, söylentiler… Ulusal yarışma günü TRT’den duyurulur, milyonlarca insan ekran başına kilitlenirdi.
Saat 21.00’de rahmetli Melih Kibar’ın o muazzam jenerik müziği çalarken herkes nefesini tutardı. Ellerinde kağıt kalem, önlerinde çay kahve, kuruyemiş… İlk şarkının anonsuyla masalsı bir dünyanın kapıları aralanırdı. O anlar, en mutlu anlarımızdı.
Yarışma sona erer, kazanan açıklanır, biz huzurla uykuya dalardık. Ertesi gün ise başlardı tartışmalar: “Hakkımız yendi!”, “Bir daha katılmam!” Küslükler, sevinçler, kızgınlıklar…
Ve o tarihi gün: Eurovision gecesi! Ülkeler, büyük jüri, görkemli organizasyon, şarkılar, şovlar, alkışlar… “Bence şu kazanır.”, “Yok canım, politik oylar.”, “Aaa bak, o da ona verdi 12 puanı!” derken sabaha karşı uyanırdık bu masalsı geceden.
İlk yıllarda hep sonlarda yer alırdık, gönül koyardık. Zamanla çok iyi dereceler aldık, birinci bile olduk. Ajda Pekkan’ın “Petrol” şarkısı istediği dereceyi getirmese de Türkiye’ye ilk 12 puanı kazandırmıştı. Semiha Yankı’nın “Seninle Bir Dakika”sı hâlâ en sevilen şarkılar arasında. Sertab Erener, Hadise, Mor ve Ötesi, Manga, Athena… Hepsi kayda değer dereceler elde etti.
Artık derece kaygısını aşmış bir ülkeyiz. Birinci de olsak, sonuncu da olsak Eurovision’da adımızın olması bekleniyor. İngiltere ve Almanya yıllardır son sıralarda yer almalarına rağmen yarışmaya katılmayı sürdürdüler. Biz de onlar gibi olmalı, ismimizi yaşatmalıyız.
Bırakın dereceyi… Sırf ülkece o eşsiz heyecanı, o mutluluğu yeniden yaşamak için bile katılmaya değer. Hele ki morale, huzura, mutluluğa en fazla ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde…
Yeniden besteler yapılsa, yeniden yarışma ile temsil edecek şarkımız seçilse… Müzik sektörü ve emekçileri moral bulsa… Ve yeniden o cümleyi duysak:
“Twelve points go… to Turkey!”
Hop oturup hop kalksak her puan alışımızda… Değmez mi?
Yetkililere önemle rica olunur.

Yorumlar
Kalan Karakter: