Müziksiz bir hayatı düşlemek mümkün mü?
Düşünsenize, müzik olmasaydı ne olurdu? Şarkılar olmazdı, türküler susardı. Ağıtlar yakılmaz, aşklar masal olmazdı. Yorgun düşmüş, bitap kalpler teselli bulamazdı. Filmler öksüz kalır, düğünler şenlenmezdi. Ket vurulmuş duygular içimizde birikir, dışa vurulamazdı. Binlerce insan ruhu aynı anda aynı yerde toplanıp hep bir ağızdan çağlayarak deşarj olamazdı.
Radyolardan “Fal tuttum ikimize kaç kere” diye bir şarkı söylemezdi Samime Sanay, çünkü radyo da olmazdı.
Müzik, hava gibi bir şeydi; su gibi, çiçek gibi… Hatta daha fazlası. Sevinçten şarkı söylerdik çünkü. Ağlarken, özlerken, beklerken, kazanıp kaybederken, yaralar sarılırken… Unutmaya başlarken, yarım kalırken… En çok da hüzünlüyken, içten içe dağ gibi külleri savururken, acıtan anılarla yüzleşirken…
Hüzün, acı, haksızlık, hıyanet, ölüm, ayrılık… Türkülerimiz yıllar yılı çınlamadı mı bu ülkenin her santimetrekaresinde? Eşlik etmedi mi ağıtlarımıza? “Sen ağlama kirpiklerin ıslanır / Ben ağlayayım ki deli gönül uslanır” diye yanık yanık erbabından dinlemedik mi hiç? Gözü yaşlı bir slow şarkıya mühürlemedik mi gözyaşlarımızı?
Hayat demekti bir nevi müzik. Hayatı hayat yapan da oydu kuşkusuz. Ama ne yazık ki, sanki hayatın sevinçli hallerinde uygundu da hüzünlü hallerinde yasak gibiydi. Sanki hep eğlencenin eşlikçisiydi de acılı günlerin ayıbıydı. Bizi her yasa boğan olayda, ilk müziğin yasaklanması gerekiyormuş gibi bir algı yerleşti zihinlerimize.
Saygısızlık mıydı acılıyken müzik? Değildi elbet. En büyük dertlerin tam ortasında, yanaklarımızdan süzülen yaşları avutmadı mı bir şarkı? Ağlarken de gülerken de kolumuza girmedi mi notalara dökülmüş çığlıklar, sessiz haykırışlar?
Mesela, Hiroşima gibi bütün dünyayı üzüntüye boğan, çağın utancı büyük bir katliamla özdeşleşmiş olan “Çocuklar öldürülmesin, şeker de yiyebilsinler” diye ağıtımsı bir ezgiyi sevinçliyken ya da alkış tutarak dinlemek mümkün müdür? Elbette değil.
O nedenle, ilk vurulan olmasın hep şarkılar. Üzüntülü, yaslı günlerde yasımızı da paylaşır müzik. O nedenle dilerim ve umut ederim ki, bundan sonra acılarımız ile müzik arasındaki bu büyük bağ, acı sebebiyle kesintiye uğramaz. Dilemesi bizden…
Hepimizin kendine özel bir şarkısı vardır mutlaka. Nerede, ne zaman, hangi halde olursak olalım, duyar duymaz yüreğimizde yıldızlar kaydıran… Kimimiz “Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar”da, Kimimiz “Rastlarsa gözlerin yaşlı yavruna / Suçunu bağışla, sarıl boynuna”da, Kimimiz “Makber”de… Yığılıp kalmadı mı ruhumuz olduğu yere, daha ilk mısrası bile başlamadan?
Bu arada düşündüm de… Peki beni en çok hüzünlendiren, ya da hüzünlüyken ilk cümlede gözlerimi sağa sola kaçırmama sebep olan şarkı neydi diye… Daha düşünmeye başlamadan geldi ışık hızıyla, muzip muzip “Yoktun epeydir” der gibi geçti karşıma: “Gel hadi gel otur şöyle, özlemişim.” “Hadi bas play tuşuna da kapatalım arayı.”
Hangi şarkı mı? “Yeni tanıştık belki de / Belki de hep vardın / Eşlik ediyordun sessiz ve sinsice…”
Bu şarkı ile bizi buluşturan, Türk pop müziğinde sesi, kalitesi ve duruşuyla oluşturduğu haklı ışıltısı… Ve ve ve… Muhteşem oyunculuğuyla kalplerimizi fetheden biriciğimiz Zuhal Olcay’a
Saygı ve sevgilerimizle.

Yorumlar
Kalan Karakter: