Egonun kanatlanıp stratosferi aşması, başarının takdir edilmesinden doğan karşılığını alma hissi gibi yoğun duygular barındırır. İster istemez insanın ayağını yerden keser.
Buraya kadar güzel, hoş… Amma velakin işte ne oluyorsa bundan sonra olur. Kişi, karşı karşıya kaldığı bu duygu atağını sindirebilme kapasitesiyle sınanır. Her insanın o güne kadar yaşadıkları, okudukları, gördükleri, şahit oldukları, çevresinden duydukları ya da duymadıkları; aile yapısı, doğduğu coğrafya, gelenekler ve doğuştan sahip olduğu karakter özellikleri birleşerek onun algı ve öfke kontrolünü, gelen topları göğsünde yumuşatıp gole çevirebilme kapasitesini şekillendirir.
Kimileri bu sınavı başarıyla tamamlar ve az ama şanslı bir grubun içine girer. Kimileri sınıfı geçecek kadar bir seviyede kalır. Kimileri ise tamamen başarısız olup sayıca en çok olan şanssız grubun içine düşer. Gelen topları ahenk içinde karşılamak yerine sağa sola savurur, ne yapacağını bilmez halde telaş içinde çırpınır. Eğer bu haldeyken toplar aralıksız gelmeye devam ederse, hayat peş peşe sıkıntılara ve bitmeyen bir savaşa dönüşür. Kişi de bu yıkıcılık karşısında zincirleme yanlışlara sürüklenir.
Velhasıl-ı kelam, alkış deyip geçmeyin. İki ucu keskin bıçaktır: Abat da eder insanı, berbat da. Eğer kişilik ve karakter donanımınız buna hazır değilse, vay halinize… Bulutların üzerinden inememe, insanları küçümseme, ne giyeceğini ve nasıl davranacağını bilememe, kalabalıktan kaçma, çıtanın çok yükselmesi nedeniyle hiçbir şeyin kıymetini bilememe, bir türlü mutlu olamama… Ve en tehlikelisi: herkese yasak ya da ayıp olan şeylerin kendisine yasak olmadığını sanma, her hatayı yapıp kabul görme ayrıcalığına sahip olduğunu zannetme hali. İşte bu, alkışın ve şöhretin kaldırılamama hâlidir.
Alkış, eğer onu sindirmek için gerekli donanıma sahipseniz bir nimet, bir lütuftur. Değilseniz yıkıcı ve yok edici bir olgudur. Bu açıdan bakıldığında bazı meslekler çok şanslı, bazıları ise çok şanssızdır. Müzik, tiyatro, sinema, spor ve siyaset en şanslı ama aynı zamanda en şanssız mesleklerin başında gelir.
Her konuşmasında alkış tufanına maruz kalan bir siyasetçi… Her şarkısında ayakta alkışlanan bir şarkıcı… Her esprisinde salonu kahkahaya boğan bir tiyatrocu… Sokakta rahat yürüyemeyen bir sinema sanatçısı… Hepsi alkışla ödülünü anında alır.
Oysa hiçbir beyin cerrahı saatler süren başarılı bir ameliyattan sonra alkışlanmaz. Üniversite sınavında birinci olan öğrenci kürsüye çıkarılıp alkışlanmaz. Hiçbir inşaat mühendisi sağlam bir bina yaptığı için alkışlanmaz. Ama sokakta yanık bir türkü söyleyen biri, etrafına topladığı kalabalıktan alkış alır. İyi midir, kötü müdür bilinmez; ama sistem yüzyıllardır böyle işler.
Özellikle çok erken yaşta veya bir gecede ünlü olan sanatçılar büyük bir sınavla karşı karşıyadır. Bu başlangıcı ileride gurur duyulacak bir yaşama dönüştürmek de mümkündür, tarihin tozlu sayfalarına gömülmek de…
Cahide Sonku, büyük bir masalı hazin bir sonla noktalayan en çarpıcı örneklerden biridir. Amy Winehouse, görkemli yükselişini aniden yere çakılan bir uçağa dönüştürmüştür. Kurt Cobain, Uzay Heparı, Marilyn Monroe, James Dean… Ve tek şarkıyla yeri göğü inletip birdenbire yok olan onlarca isim…
Ama tam tersi örnekler de vardır. Alkışı doğru yöneterek adını göklere yazdıran, tüm ülkece sevilen ve takdir edilen Türkan Şoray gibi… Ajda Pekkan, Nükhet Duru, Sezen Aksu, Nilüfer… Zeki Müren, Bülent Ersoy, Müzeyyen Senar, Ayla Algan, Genco Erkal, Ayhan Işık, Neriman Köksal, Tarkan, Gökben, Seyyal Taner, Tarık Akan, Yıldız Kenter… Ve daha niceleri.
Kıssadan hisse: Her şey kararında olmalı. Ne az, ne çok.
Fakültede okurken hocamızdan duymuştum bu güzel sözü:
“Her şey kararında.”
Hocaların hocası Prof. Dr. Şinasi Özsoylu’ya saygı, sevgi ve rahmetle…

Yorumlar
Kalan Karakter: