Son birkaç gündür “Sumud Filosu” etrafında yazılanları dikkatle izleyenler, meselenin yalnızca Gazze’ye ulaşacak birkaç gemiden ibaret olmadığını fark etmiştir. Bu, bir yardım koridoru değil; bir zihniyet yarılmasıdır. Dünyanın, uzun süredir ertelenen bir yüzleşmeye zorlanmasıdır.
Çünkü hakikat, bastırıldıkça kaybolmaz; sadece daha sert geri döner.
Yıllardır “güçlü olan haklıdır” yalanıyla işleyen küresel düzen, bugün kendi cümlelerini inkâr etmeye başlamıştır. Batı kamuoyunda yükselen itirazlar, bir vicdan uyanışından ziyade, gecikmiş bir fark ediştir: İsrail’in ölçüsüzleşen şiddeti, artık savunulabilir olmaktan çıkmıştır. Bu tablo, ani bir aydınlanmanın değil; bastırılmış hakikatlerin birikmiş basıncıdır.
Türkiye ise bu süreçte kenarda duran bir ülke olmadı. Bilakis, bedel ödemeyi göze alarak konuşan bir iradenin temsilcisi oldu. Bu iradenin en net ifadesi de Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın ortaya koyduğu tavırdır. Eğilip bükülmeyen, konjonktüre göre renk değiştirmeyen, doğruyu söylemenin maliyetinden kaçmayan bir duruş… Bu, günü kurtaran bir siyaset değil; tarihe not düşen bir iddiadır.
Zira tarih, güç sarhoşlarının değil; sınırını bilenlerin mezarlığıdır.
Bugün İsrail’in artan sertliği, bir kudret nişanı değil; bir çözülme emaresidir. Ölçüsüzleşen her güç, kendi sonunu hızlandırır. Bu bir temenni değil, tarihsel bir yasadır. Ve bu yüzden artık daha net görüyoruz: Direnen, sabreden ve haklı olan kazanır. O halk ise Gazze halkıdır.
Fakat bu tespit, bizi rahatlatmamalı; aksine rahatsız etmelidir.
Çünkü haklı olmak yetmez. Haklı kalabilmek için bedel ödemeyi sürdürebilmek gerekir.
Bugün bize düşen, anlık tepkilerle vicdan temizlemek değil; süreklilik arz eden bir bilinç inşa etmektir. Boykot, öfkenin refleksi değil; aklın disiplinidir. Unutmamak ve unutturmamak, bir duygu değil, bir karardır. Ekonomik tercihlerimizin, politik sonuçlar doğurduğunu idrak etmek zorundayız.
Daha da ötesi var: Güç üretmeyen merhamet, uzun vadede etkisizleşir.
Türkiye’nin savunma sanayiinde geldiği nokta bu yüzden hayati bir eşiği temsil eder. Bu, sadece mühendislik başarısı değil; varoluşsal bir sigortadır. Eğer bu kapasiteye sahip olmasaydık, içinde bulunduğumuz coğrafyanın ateşi çoktan kapımıza dayanmıştı. Belki de biz bugün konuşmuyor, konuşulan oluyorduk.
Dolayısıyla mesele sadece gurur duymak değil; o gücün bir parçası olma sorumluluğunu üstlenmektir.
“Yerli ve milli” dediğimiz şey, sloganik bir teselli değil; bağımsızlığın çıplak gerçeğidir.
Sumud Filosu ise bu bağlamda sadece denizi yaran gemiler değildir. O filo, küresel vicdanın donmuş damarlarına enjekte edilen bir iradedir. Bir hatırlatmadır: İnsanlık henüz tamamen iflas etmedi.
Ve artık şunu kabul edelim: Gazze’ye ulaşmak, coğrafi bir mesele olmaktan çıkmıştır. Mesafe kapanmıştır. Zihinler yaklaşmış, kalpler hizalanmış, hakikat görünür hale gelmiştir.
Geriye tek bir soru kalıyor:
Biz bu hakikatin neresinde duracağız?
Eğer unutursak, kaybederiz.
Eğer vazgeçersek, çözülürüz.
Ama eğer direnir, üretir ve güçlenirsek…
O zaman sadece Gazze’ye değil, kendimize de ulaşırız.
Yorumlar
Kalan Karakter: