“En kötü cehalet, olan bitene alışmaktır.”
Bertolt Brecht
Bazı kelimeler vardır; sık kullanıldıkça gerçeği açığa çıkarmak yerine onu örter. “Kriz” de bunlardan biridir. Kriz dediğimiz şey, tanımı gereği geçicidir. Beklenmedik bir anda ortaya çıkar, olağan düzeni bozar ve müdahale gerektirir. Oysa bugün yaşadıklarımız ne geçicidir ne de istisnai. Aksine, uzun süredir tekrar eden, yönetilen ve giderek olağanlaştırılan bir duruma işaret etmektedir. Bu nedenle içinde bulunduğumuz tabloyu hâlâ “kriz” olarak adlandırmak, durumu açıklamak değil; onun sürekliliğini görünmez kılmaktır.
Kadim felsefe bu tür yanılsamaları erken fark eder. Platon’dan Farabi’ye uzanan siyaset düşüncesi geleneği, yönetimlerin bir anda değil, alışkanlıklar üzerinden bozulduğunu söyler. Farabi’ye göre erdemsiz toplumların temel sorunu cehalet değil; yanlışın süreklilik kazanmasıdır. İnsan, en çok katlandığı şeye alışır. Alıştığı şeyi ise zamanla savunur. Bugün pek çok olgunun sorgulanmadan kabullenilmesi, bu düşünsel hattın güncel bir yansımasıdır.
Sorunların ağırlığından çok, devamlılığı dikkat çekicidir. Hukuki belirsizlik, ekonomik kırılganlık, toplumsal eşitsizlik ya da kamusal şiddet… Her biri tekil olarak bir kriz başlığı altında ele alınabilir. Ancak hepsi uzun süre boyunca aynı biçimde varlığını sürdürüyorsa, artık başka bir kavramla düşünmek gerekir. Çünkü burada yaşanan, çözülmesi beklenen bir arıza değil; yönetilerek sürdürülen bir durumdur.
İbn Haldun, Mukaddime’de devletlerin çözülme evresini anlatırken, zulmün en tehlikeli hâlinin görünmez olanı olduğunu söyler. İlk başta itiraz doğuran uygulamalar, zamanla korkuya; ardından da alışkanlığa dönüşür. Alışkanlık başladığında ise çöküş sessizleşir. Bugün “her yerde böyle”, “başka ülkelerde de var” gibi cümleler, bu sessizliğin dilidir. Böylece adaletsizlik, olağan bir arka plan gürültüsüne dönüşür.
Bu noktada kadim siyaset ahlakı son derece net bir ölçü sunar. Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig’de meseleyi yoruma kapalı bir kesinlikle ifade eder:
“Beylik adalet ile olur, zulüm ile değil.”
Bu cümle, yalnızca bir öğüt değil; tarih boyunca tekrar tekrar doğrulanmış bir siyasal yasadır. Adalet zedelendiğinde düzen bir süre daha ayakta kalabilir; fakat meşruiyet sessizce çekilir. Devlet devam eder, kurumlar işler, hayat sürer. Ama anlam geri çekilir. Toplum tam da bu geri çekilmeyi çoğu zaman fark etmez; çünkü olan biten bağırarak değil, alıştırılarak gerçekleşir.
Modern insanın yaşadığı kırılma da burada başlar. Şiddet artık istisnai bir olay olmaktan çıkar; gündelik hayatın sızıntısı hâline gelir. Acı yüksek sesle haykırmaz, düşük frekansta sürekli bir uğultu gibi var olur. Edip Cansever’in tek bir dizesi, bu ruh hâlini anlatmaya yeter:
“Mendilimde kan sesleri.”
Burada kan bağırmaz; ses çıkarır. Çünkü artık olağandır. Çünkü artık şaşırtmaz. Çünkü artık kimse dönüp bakmaz. Krizin bir yönetim biçimine dönüşmesi tam olarak böyle olur: Acı çığlık olmaktan çıkar, alışkanlığa dönüşür.
Bu durum yalnızca siyasal değil, ahlaki bir meseledir. Yunus Emre’nin yüzyıllar öncesinden gelen uyarısı hâlâ geçerlidir: “Bir kez gönül yıktın ise…” Toplumun gönlü kırıldığında, yapılan düzenlemeler onarıcı olmaz. Çünkü mesele yasa değil; vicdan meselesidir. Vicdanın aşındığı yerde hukuk tek başına ayakta kalamaz.
Laik düşünce geleneği içindeki din âlimleri de tam bu noktaya işaret eder. İnancı iktidarın alanı olmaktan çıkarıp vicdanın alanına yerleştiren bu yaklaşım hem dini hem toplumu korur. Devlet güçlü olabilir; ama kutsal değildir. Kutsallık iddiası başladığında, hesap verme ihtiyacı ortadan kalkar. Bu da yönetimi eleştiriden azade, toplumu ise sessizliğe mahkûm kılar.
Mevlânâ’nın “Testinin içinde ne varsa, dışına o sızar” sözü, bu durumu yalın biçimde açıklar. Yönetimin içinde şeffaflık yoksa dışına belirsizlik sızar. İçinde adalet yoksa dışına keyfilik taşar. Bugün yaşananlar bir sızıntılar toplamıdır ve bu sızıntılar artık münferit değil, yapısaldır.
Vatandaşın gündelik hayatta hissettiği şey, sürekli ertelenen bir normalleşmedir. Sürekli sözü verilen ama hiç gelmeyen bir düzelme hâli. Oysa siyaset, geleceğe dair vaatten önce şimdiye karşı sorumluluk demektir. Şimdiye karşı sorumluluk ortadan kalktığında, gelecek yalnızca bir oyalama aracına dönüşür.
Niyetim suçlama yazısı yazmak değildir; ama bir rahatsızlık metnidir. Çünkü felsefe rahatlatmak için değil, uyandırmak için vardır. Kadim düşüncenin ortak uyarısı şudur: Bir toplum, en çok neye alıştığıyla tarif edilir. Eğer adaletsizliğe, belirsizliğe ve sessizliğe alışıyorsa, sorun yaşananlar değil; yaşanmasına izin verilenlerdir.
Bu yüzden soruyu açık sormak gerekir:
Yaşadıklarımız bir kriz mi, yoksa kriz gibi sunulan bir yönetim biçimi mi?
Bu soruyu sormak hâlâ mümkündür.
Ve belki de bugün elimizde kalan en kıymetli imkân budur.

Yorumlar
Kalan Karakter: