Güneşin, Marmara'nın tuzlu meltemleriyle karışıp dağların eteklerine süzüldüğü bir dönemde, Balıkesir, Cumhuriyet'in genç filizlerinin kök saldığı bereketli bir toprağa dönüşmüştü. 1920'lerin sonu, 1930'ların başı... Savaşın yaraları henüz kabuk bağlamış, yeni bir ulusun kalbi atan sokaklarında, mürekkep kokusuyla karışan kahve dumanları yükselirdi. Kent, sadece zeytin dallarının gölgesinde dinlenen bir yer değildi; o, edebiyatın, düşüncenin ve hayallerin sessiz bir kalesiydi. Gazetelerin matbaa makineleri gece yarılarına kadar uğuldar, dergilerin sayfaları genç kalemlerin ilk titrek fırça darbeleriyle dolardı. İşte bu fonda, Orhan Veli Kanık, Sabahattin Ali, Bülent Ecevit, Attila İlhan ve Nazım Hikmet gibi isimler, kelimelerini ilk kez dünyaya fısıldadılar – Balıkesir'in mütevazı matbuatında, geleceğin devlerini doğuran bir beşik gibi.
Sabahattin ali henüz yirmili yaşlarının başında
Düşünün ki, bir bahar sabahı, 1925'te. Balıkesir'in dar sokaklarında, Çağlayan dergisinin yazıhanesi, genç bir adamın adımlarını bekliyor. O adam, Sabahattin Ali. Henüz yirmili yaşlarının başında, Eğridere'den gelen bir rüzgar gibi, hayatın acılarını ve aşkın fırtınalarını şiirlerine dökmeye hazır. Babasının ani ölümüyle sarsılmış bir ruh, "Şarkı" adlı şiirini, okul dergilerinin ötesinde ilk kez burada, Çağlayan'ın sayfalarında yayımlatıyor. Dergi, Ruhi Naci Sağın'ın desteğiyle, on beş sayı boyunca akıyor – tıpkı bir nehir gibi, genç yetenekleri taşıyarak. Sabahattin, Balıkesir'de öğretmenlik yaparken, "Bir Macera" gibi şiirlerini Akbaba'ya gönderse de asıl kökleri burada, bu kentte atılıyor. O yıllar, onun için bir keşif dönemi: Hikâyeler, şiirler, çeviriler... Balıkesir, onun içindeki şeytanı uyandıran, Kuyucaklı Yusuf'un tohumlarını eken bir toprak parçası. Yazar, daha sonra Varlık ve Ulus gibi dergilerde parlayacak olsa da ilk fısıltıları, bu kentin rüzgarında duyuldu – bir sabahattin gibi doğan, ama karanlıklara gömülen bir yıldız.
Orhan Veli "Annem" şiirini kaleme alıyor
Sonra, sahneye Orhan Veli giriyor, 1929'un Mayıs'ında. Gençleryolu dergisi, Eminittin Bey'in sahipliğinde, 77 sayı boyunca gençlerin yolunu aydınlatıyor. Orhan, henüz on beş yaşında bir delikanlı, İstanbul'un gürültüsünden uzak, Balıkesir'in sakinliğinde "Annem'e" adlı şiirini kaleme alıyor. Bu, onun ilk yayımlanan eseri – genellikle 1936 olarak bilinen Varlık dergisindeki çıkışından yıllar önce. Şiir, annesine bir ağıt gibi, kelimelerin sadeliğinde gizli bir derinlik taşıyor: "Annem, annem / Seni ne kadar çok seviyordum..." Orhan Veli, Garip akımının babası olacak, şiiri sokaktan toplayacak; ama o ilk adım, Balıkesir'in sayfalarında atıldı. Kentin edebiyat dergileri, Gençleryolu gibi, adeta bir okuldu – burada, sıradan insanın sesi, ilk kez edebiyatın kapısını araladı. Orhan, daha sonra Yaprak dergisini çıkaracak, Melih Cevdet ve Oktay Rifat'la devrim yapacak; lakin o kökler, Balıkesir'in zeytinliklerinde yeşerdi, bir çocuğun hayali gibi saf ve dokunaklı.
Zaman akıyor, 1940'lara geliyoruz. Balıkesir, hâlâ bir düşünce vahası. Türk Dili gazetesi, genç bir şairin sesini duyuruyor: Bülent Ecevit. 1943'te, "Köy Mezarlığı" adlı şiiri burada basılıyor – siyasetin Karaoğlan'ı olacak adamın ilk edebi meyvesi. Robert Kolej'den mezun olmuş, ama ruhu şiire doymuş bir genç. Köyün yalnızlığını, toprağın hüznünü anlatan dizeler: "Köy mezarlığında / Sessiz bir gölge gibi..." Bu, onun için bir başlangıç; sonra Hep Bu Toprak, Varlık gibi dergilerde şiirleri çoğalacak, Şiirler (1976) kitabıyla taçlanacak. Ama Balıkesir, onun ilk ilham kaynağı – siyasetin fırtınalarında bile, o şiirsel kökleri hatırlatacak. Ecevit, Ortanın Solu'nu savunacak, ama o ilk dizeler, bir köy yolunun tozunda gizli kalacak, edebiyatın sessiz bir tanığı gibi.
Balıkesir Attila İlhan'ın ailesinin sığınağı
Ve Attila İlhan... Ah, Kaptan'ın kendisi! Balıkesir, onun ailesinin sığınağı olmuş – babası Muharrem Bedrettin İlhan'ın valilik yaptığı yıllar, genç Attila'nın hafızasına kazınmış. 1941'de Yeni Edebiyat'ta "Balıkçı Türküsü" ile parlasa da ilk şiirleri Gençler Yolu dergisinde, Balıkesir'in matbuatında hayat bulmuş. Kent, onun için bir memleket toprağı – Sındırgı, Balya gibi ilçelerde geçen gençlik, Sisler Bulvarı'nın sisini doğurmuş. Attila, Duvar (1948) ile duvarları yıkacak, Sokaktaki Adam (1953) ile sokakları fethedecek; ama o ilk eserler, Balıkesir'in gazete ve dergilerinde, bir fırtına öncesi gibi beklemiş. Şiirleri bestelenecek, romanları sinemaya uyarlanacak; lakin kökleri, bu kentin kültürel canlılığında – savaşın gölgesinde, edebiyatın ışığında.
Bu edebi bahçede, bir başka dev de yer alır: Nazım Hikmet, mavi gözlü dev. Balıkesir, onun için doğrudan bir yaşam mekânı olmasa da Kuvayı Milliye Destanı'nın dizelerinde ölümsüzleşen bir semboldür – milli mücadelenin başşehri, yiğit Balıkesirlilerin kahramanlığını anlatan epik bir fon. "Balıkesir Kuvayımilliye'nin başşehri ve yiğit Balıkesirliler bunun en güzel sembolü," diye haykırır dizeleri, özgürlüğün rüzgarını taşır. Nazım, hapis yıllarında bile şiirlerini yazarken, Balıkesir'in milli ruhunu destanlaştırır; kent, onun eserlerinde bir mücadele simgesi olarak yükselir, şarkılara dönüşür. Ölümünden yıllar sonra bile, Balıkesir'de anma törenleriyle yaşatılır – şiirleri ve şarkılarıyla, bir devrimin yankısı gibi yankılanır.
Balıkesir, erken Cumhuriyet'in bu gizli bahçesinde, dergiler ve gazeteler adeta bir orkestra gibi çalmış: Gençleryolu, Çağlayan, Türk Dili... Onlar, sadece kâğıt parçaları değildi; genç ruhların ilk çığlıklarını taşıyan gemilerdi. Orhan Veli'nin sadeliği, Sabahattin'in hüznü, Ecevit'in düşünceliliği, Attila'nın tutkusu ve Nazım'ın devrimci ateşi – hepsi burada, bu kentte filizlendi. Bugün, o sayfalar sararmış olsa da, hikâye devam ediyor: Bir ulusun edebiyatı, taşradan doğar, merkeze akar. Balıkesir, unutulmuş bir hazine gibi, Cumhuriyet'in kültür mirasını sessizce koruyor – kelimelerin ebedi dansında, sonsuz bir hikâye olarak.

Yorumlar
Kalan Karakter: