İnsanlığın tek derdi doyumsuzluk mudur gerçekten? Toprağa daha fazla toprak, güce daha fazla güç, servete daha fazla servet hırsı… Bu sonsuz açlık nereden geliyor? Sınır komşusundan gelecek bir saldırıyı bile beklemeden “Önce ben hamle yapmalıyım” diye paranoyaya kapılmamızın altında hangi derin travma yatıyor? İnsan neden bozuldu? Ve en önemlisi: İnsan gerçekten bozulabilen bir mahluk mudur? Barış, sevgi, anlayış ve merhamet duyguları nereye gitti? Bu sorular, hepimizin içindeki o eski yarayı deşiyor: İnsan, kendi yarattığı cehennemde kaybolmuş bir varlık mı, yoksa hâlâ içinde o ilahi kıvılcımı taşıyan bir potansiyel mi?
Tarihe baktığımızda, doyumsuzluk her zaman en büyük itici güç olmuş. İmparatorluklar, krallıklar, modern devletler… Hepsi “biraz daha” diye başlamış. Biraz daha toprak, biraz daha kaynak, biraz daha güvenlik. Oysa o “biraz daha”nın sonu hiç gelmiyor. Çünkü doyumsuzluk, aslında bir korkunun dışavurumu. Yeterince toprağa sahip olmak, yeterince güce ulaşmak, yeterince zengin olmak… Hiçbiri “yeter” demiyor. Çünkü altında yatan gerçek soru şu: “Ya bir gün her şeyi kaybedersem?” Bu korku, binlerce yıldır insanlığı zehirliyor. Toprak sadece kara parçası değil; o, varoluşun kendisi haline geliyor. Onu kaybedersek, biz de yok oluruz sanıyoruz.
Sınır komşusuna duyulan o paranoya ise bambaşka bir katman. “Önce ben vurayım ki o vuramasın” mantığı, aslında çok eski bir travmanın ürünü. Tarih boyunca yaşadığımız sayısız ihanet, işgal, soykırım ve yıkım, kolektif hafızamıza “güvenilmezlik” damgasını vurmuş. Bir komşu bize dostluk eli uzattığında bile, içimizdeki o ses fısıldıyor: “Ya bu bir tuzaksa?” Bu, çocukluk travması gibi bir şey; insanlığın çocukluk travması. Binlerce yıldır “güven” sözcüğü, savaş meydanlarında defalarca çiğnenmiş. O yüzden bugün bile, en barışçıl görünen anlaşmaların altında bile o eski korku yatıyor: “Ya onlar önce davranırsa?”
Peki insan neden bozuldu? Aslında soru yanlış soruluyor. İnsan bozulmadı; bozulabilir olduğu için bozuldu. Aristoteles’in dediği gibi, insan “siyasi hayvan”dır; toplum içinde yaşar ve toplum onu şekillendirir. Rousseau’nun “soylu vahşi”si, medeniyetin kurallarıyla birlikte kıskançlık, hırs ve korku öğrendi. Hobbes’un “doğa durumu”nda ise herkes herkesin kurduydu zaten. Gerçek şudur: İnsan hem melek hem şeytan potansiyelini aynı anda taşıyor. DNA’sında hem sevgi hormonu oksitosin hem de savaş hormonu testosteron var. Hangisini beslersek, o öne çıkıyor.
İnsan bozulabilen bir mahluk mudur? Evet. Ama aynı zamanda düzeltilebilir de. Tarihte nice örnek var: Savaşın en koyu döneminde bile merhamet pırıltıları parlamış. Bir asker yaralı düşmanını sırtında taşımış, bir köy halkı aç komşusunu doyurmuş, bir lider “artık yeter” demiş ve barışa adım atmış. Yani bozulma kader değil, seçim. Tıpkı sevginin de bir seçim olması gibi.
Peki barış, sevgi, anlayış ve merhamet nerede? Onlar kaybolmadı; sadece susturuldu. Reklam panolarında, savaş başlıklarında, siyasi kürsülerde sesleri duyulmuyor ama hâlâ varlar. Bir annenin çocuğuna sarıldığı anda, bir yabancıya yol veren yaşlının gülümsemesinde, iki eski düşmanın tokalaştığı o kırılgan anda… Onlar hâlâ içimizde. Sadece seslerini duyabilmek için gürültüyü kesmemiz lazım.
Belki de insanlığın tek derdi doyumsuzluk değil. Belki de asıl dert, doyumsuzluğun sesini dinlerken içimizdeki o sessiz sevgiyi unuttuğumuzdur. Belki de çözüm, “biraz daha” demek yerine “yeter” demeyi öğrenmekte. Toprağı değil, kalbi fethetmeyi seçmekte. Çünkü gerçek imparatorluk, sınırları genişletmek değil; merhameti genişletmektir.
Ve belki de bir gün, bütün bu soruların cevabı tek bir cümlede toplanacak:
“İnsan bozulduysa, yine insan iyileştirebilir.”
Çünkü biz hem yarayı açan hem de o yarayı sarabilecek tek varlığız.
Yorumlar
Kalan Karakter: