Bu kriz, sadece idari bir aksaklık değil; kökleri derinlere uzanan bir toplumsal yara: Bölgeci kadrolaşma ve "hemşeri" tahakkümü. Özellikle Karadeniz'in rüzgarlarıyla şişirilmiş bir lobi, bu kurumların koridorlarında fırtına gibi esiyor, temsil mekanizmalarını altüst ediyor ve liyakat gibi kutsal bir değeri, tozlu raflara kaldırmış bir halde bırakıyor. Bu hakimiyet, artık basit bir coğrafi eğilim olmaktan çıkmış; sistematik bir perdeye dönüşmüş, arkasında yetenekli bireylerin gölgesini gizleyen, kalın ve opak bir perde.
Düşünün bir an: Bir ticaret odasının yönetim kurulunda oturan isimler, o şehrin ticari geleceğini şekillendirecek vizyonerler mi olmalı, yoksa bir bölgenin "kendi adamları" mı? Gerçeklik, ne yazık ki ikincisini işaret ediyor. Odaların duvarlarında yankılanan sesler, inovatif projelerin heyecanından ziyade, "yukarılardaki" hemşeri ağlarının uğultusuyla dolu. Bir esnafın günlük mücadelesine çare üretmesi gereken koltuklar, liyakatli eller yerine, sadakat zincirleriyle bağlı figürlere emanet ediliyor. Bu durum, bir nevi modern feodalizm: Feodal beyler yerine hemşeri lobileri, kale surları yerine kurum duvarları ve sadakat yeminleri yerine "aynı vadiden" olma bağı.
Mühendislik mi, Hemşerilik mi? Bir Tercih Değil, Bir Zorunluluk
Bugün, bir mimar odasının veya mühendisler birliğinin genel kurul salonunda dolaşın; hava, teknik tartışmaların keskin kokusuyla değil, bölgeci pazarlıkların sisli havasıyla dolu. Liyakatli bir uzmanın, yılların birikimiyle sunduğu çözüm önerileri, masaya sürülen "hemşeri kartı" karşısında solup gidiyor. Neden mi? Çünkü karar mekanizmaları, projenin kalitesine değil, adayın "kimin adamı" olduğuna göre şekilleniyor. Bir Karadenizli lobinin, her köşede sayısal üstünlüğünü pekiştirmesi, sadece bir tesadüf değil; organize bir strateji. Bu strateji, o şehrin ekonomik vizyonunu gölgeliyor, çünkü yönetim kurulları, ticari stratejiler yerine coğrafi ittifaklarla belirleniyor.
Soruyu netleştirelim: Bir ticaret borsasının başkanını seçerken, kriter o kişinin tarım ekonomisindeki uzmanlığı mı, yoksa Karadeniz'in dalgalarıyla yoğrulmuş bir geçmiş mi? Eğer genel kurulda teknik yeterlilik yerine "bizim uşaklar" mantığı hâkimse, o kurumdan ne esnafa fayda gelir ne de memlekete kalkınma. Esnafın pazar rekabetinde ayakta kalması için gereken inovasyonlar, lobi savaşlarının gölgesinde unutuluyor. Mühendisler, köprüler ve binalar tasarlamak yerine, lobi duvarlarını aşmaya çalışıyor; mimarlar, şehir planları çizmek yerine, hemşeri ağlarını çözmeye harcıyor enerjilerini. Bu, bir trajedi: Bilginin ve yeteneğin, kan bağının ve bölge bağının kurbanı olması.
Meslek Örgütleri: Arka Bahçe Değil, Kamusal Alan Olmalı
Meslek odaları, sivil toplum kuruluşları (STK'lar) ve benzeri yapılar, bir ulusun entelektüel hazinesi ve ekonomik motorudur. Bu kurumlar, fikirlerin çarpıştığı, yeniliklerin doğduğu platformlar olmalı; ancak gerçeklik, onları belirli bir bölgenin "arka bahçesi “ne dönüştürmüş durumda. Karadenizli lobinin bu yapılar üzerindeki tahakkümü, adeta bir monopol: Her odada, her birlikte, her STK'da aynı yüzler, aynı sesler, aynı "vadiden" gelen rüzgarlar. Bu kapalı devre sistem, liyakatsiz isimleri sırf hemşeri oldukları için zirveye taşıyor, diğer bölgelerin yeteneklerini ise kapı dışarı ediyor.
Bu tahakkümün sonuçları yıkıcı:
- Genç Yeteneklerin Saf Dışı Bırakılması: Yıllarca üniversitelerde dirsek çürüten, stajlarda ter döken, uluslararası sertifikalar peşinde koşan genç mimarlar, mühendisler veya esnaflar; karşılarında aşılmaz bir lobi duvarı buluyor. Bu duvar, liyakatle değil, sadakatle örülmüş. Sonuç? Mesleğe olan inançlarını yitiriyorlar, belki yurtdışına göç ediyorlar, belki de hayallerini rafa kaldırıyorlar. Türkiye'nin geleceği, bu gençlerin enerjisiyle şekillenmeli; ama hemşerilik, onları bir kenara itiyor.
- Projesizlik ve Kurumsal Atalet: Liyakat yerine sadakat ve hemşerilikle doldurulan makamlar, vizyon üretemez. Sadece mevcut statükoyu korur, değişimi engeller. Bir ticaret odasında, küresel pazarlara açılma stratejileri yerine, lobi içindeki dengeler tartışılır. Bir esnaf birliğinde, dijital dönüşüm projeleri yerine, "bizim uşaklara" yeni koltuklar ayarlanır. Bu atalet, kurumları hantallaştırır; memleketi ise rekabet gücünden mahrum bırakır. Düşünün: Bir borsa, tarım ürünlerinin uluslararası standartlarını yükseltmek yerine, yönetim kurulundaki bölge dengelerini gözetirse, çiftçi kaybeder, ekonomi kaybeder.
- Toplumsal Adaletsizlik ve Kaynak İsrafı: Bu sistem, sadece bireysel haksızlık değil; ulusal bir kayıp. Diğer bölgelerin –Ege'nin, Akdeniz'in, Doğu Anadolu'nun– yetenekli isimleri, dışlanıyor. Bu, bir çeşit etnik veya bölgesel ayrımcılık: Liyakat, coğrafyanın gölgesinde kalıyor. Kaynaklar –üye aidatları, devlet destekleri– verimsiz ellere emanet ediliyor, projeler yarım kalıyor, fırsatlar kaçırılıyor.
Liyakatsizliğin Kurumsallaşmış Hali: Bir Uyarı Çığlığı
Şu an karşımızda duran tablo, liyakatsizliğin en sofistike, en organize hali. Karadenizli lobinin her odaya, her STK'ya mührünü vurma hırsı, sadece bir güç gösterisi değil; sistematik bir dışlama mekanizması. Bu hırs, diğer bölgelerin seslerini kısıyor, yeteneklerini bastırıyor ve en vahimi, akılcı yönetimi devre dışı bırakıyor. Türkiye, bir "hemşeriler federasyonu" değil; bir liyakat cumhuriyeti olmalı. Eğer bu lobiler, kurumları kendi arka bahçelerine çevirmeye devam ederse ne ekonomik büyüme kalır ne de toplumsal uyum.
Tarih, bize örneklerle dolu: İmparatorluklar, liyakati terk ettiklerinde çökmüştür. Osmanlı'da bile, sadrazamlık makamı liyakatle doldurulduğunda yükseliş, nepotizmle doldurulduğunda çöküş yaşanmıştır. Bugün, ticaret odalarımızda benzer bir tehlike: Eğer liyakat bayrağını, hemşerilik bayrağının önüne dikemezsek; kurumlarımız birer hizmet merkezi olmaktan çıkıp, liyakatsizliğin anıt mezarlarına dönüşür. Geleceğimizi, dar vizyonlu lobi pazarlıklarına feda etmek, sadece bugünü değil, yarınları da karartır.
Sonuç: "Bizim Uşak" Devri Bitti, "İşin Ehli" Devri Başlasın
Artık vakit geldi: "Bizim uşak" mantığından kurtulma vakti. Bu, bir devrim değil; bir uyanış. Ticaret odalarımızda, esnaf birliklerimizde, mimar-mühendis odalarımızda liyakatı hakim kılmak, sadece kurumları kurtarmak değil; Türkiye'yi kurtarmak demek. Gençlerimize fırsat verelim, bölgeler arası adaleti sağlayalım, vizyonu sadakatin önüne koyalım. Aksi halde, bu odalar tarih kitaplarında "liyakatsizliğin kurbanı" olarak anılacak; bizler ise pişmanlıkla izleyen nesiller olacağız.
Bu değişim, bireysel çabalarla değil; kolektif bir iradeyle mümkün. Üyeler, genel kurullarda liyakati savunsun; medya, bu tahakkümü ifşa etsin; devlet, denetimleri sıkılaştırsın. Çünkü liyakat, bir lüks değil; bir zorunluluk. Hemşerilik bağları güzel olabilir, ama kurumların kapısında bırakılmalı. Türkiye, yeteneklerin coğrafyadan bağımsız yükseldiği bir ülke olmalı – işte o zaman, gerçek kalkınma başlar.
Yorumlar
Kalan Karakter: