Tencerenin buharı kapı aralığından sızarken sadece midedeki açlığı değil, ruhun yorgunluğunu da yumuşatırdı. Anadolu’nun o en eşitleyici meydanıydı sofra; anne, baba ve çocuk aynı hizada durur, rızık kadar rızayı da paylaşırdı.
Şimdi ise o meydanda yabancı bir misafir var: Dijital bir heyula.
Peki, ne ara oldu bu? Telefon, o şık ve soğuk gövdesiyle ne zaman tabağımızın yanına, başköşeye kuruldu?
Belki "iki dakikalık" bakışların on dakikalara yayıldığı o ilk akşam başladı her şey. Belki de birlikte olmayı, sadece aynı odada nefes alıp vermek sandığımız o ilk yanılgıda... Telefon artık masanın ucunda sessizce durmuyor; ışığıyla dikkati bölüyor, sesiyle ritmi bozuyor, varlığıyla kelimeleri boğazımıza diziyor. Bir zamanlar tabağın ortası samimiyetin ve paylaşımın merkeziydi; şimdi ise sadece bildirimlerin bekleme salonu.
Ekran sofraya girdiğinde ilk önce sessizliği katletti. Çünkü eskiden sofrada sessizlik bile konuşurdu. Birinin lokması yarım kaldığında, birinin gözü daldığında o sessizlikten bir "nasılsın?" sorusu doğardı. Şimdiki sessizlik ise huzurdan değil, kopukluktan besleniyor. Aynı masadayız ama aynı hikâyede değiliz. Birimiz dünyanın öbür ucundaki bir habere dalmışken, diğerimiz bir videonun "geçilemeyen" saniyelerinde hapsoluyor. Karnımız doyuyor belki ama birbirimize aç kalkıyoruz masadan.
Mesele, sadece teknolojinin hayatımıza girmesi değil; meselenin özü, "görülme ihtiyacımızın" yön değiştirmesi. Sofra, insanın insanı gördüğü, göz göze gelerek varlığını onurlandırdığı bir yerdi. Şimdi ise görülmeyi bir beğeni butonunda, bir hikâye paylaşımında arıyoruz. Yanımızdakine "buradayım" demek yerine, uzağımızdakine "bak ne yiyorum" demeyi tercih ediyoruz.
Alışkanlıklar normalleştiğinde tehlike başlar. Önce "acil" dedik, sonra "sadece bir mesaj", şimdi ise bu durum "normal" oldu. Oysa normalleşen bu soğukluk, sofranın ruhunu incitiyor. Çocuklar yemeğin bir aile ritüeli olduğunu değil; bir araya gelindiğinde bile herkesin kendi yalnızlığına çekilebileceği bir "mola yeri" olduğunu öğreniyor.
Yine de geç değil. Çözüm, teknolojiyi bir düşman ilan edip yasaklamak değil; sofranın o kadim ruhunu yeniden eve davet etmekte. Bir akşam telefonu başka odada bırakmanın cesaretiyle başlar her şey. Yemeği biraz yavaşlatmakla, "bugün nasıldın?" sorusunu gerçekten duymak için sormakla...
Çünkü biliyoruz ki; sofra ayağa kalktığında, ev sessizleşir. Ve o sessizlikte kaybolan sadece sesler değil, birbirimize giden yollardır.
Bu akşam, o sandalyeye sadece gövdenizi değil, tüm varlığınızı ve dikkatinizi oturtmaya ne dersiniz? Zira hayat, bir ekranın içine sığmayacak kadar canlı ve tam o sofrada, yanınızdaki insanın gözlerinin içinde akıp gidiyor.Zira hayat, bir ekranın içine sığmayacak kadar canlı ve tam o sofrada, yanınızdaki insanın gözlerinin içinde akıp gidiyor.
Aslında kaçırdığımız şey sadece bir sohbet değil, bir aidiyet meselesidir. Çünkü sofra, evin vicdanıdır. Telefon o sofraya oturduğundan beri, vicdanımız da dikkatimiz gibi parçalandı. Oysa biz; bölüştüğü ekmeğin sıcaklığıyla kalbi ısınan, aynı tencereye kaşık sallarken kader birliği yapan insanların çocuklarıyız.
Eğer sofrayı ekrandan kurtaramazsak, sadece geleneği değil; birbirimizin yüzündeki hüznü okuma yeteneğimizi de kaybedeceğiz. Yarın çocuklarımız, yemeğin tadını hatırlayacaklar belki ama o masadaki babasının bakışını, annesinin içten gülüşünü birer silüet gibi anımsayacaklar.
O yüzden mesele sadece telefonu kapatmak değil, gönül gözünü açmaktır. Son söz niyetine; sofranın bereketi sadece içindeki yemekten değil, etrafındaki insanların birbirine olan hürmetinden gelir. Telefonu odada, kendimizi sofrada bıraktığımız o ilk akşam, ev yeniden "yuva" olmaya başlayacak.
Çünkü insan, ancak bir başkasının dikkatinde ve sevgisinde gerçek anlamda doyar. Gelin, bu akşam o sofraya telefonları değil, yeniden "bizi" oturtalım. Kapı aralığından sızan o buharın içinde, sadece yemeğin kokusu değil, birbirimize duyduğumuz özlem de olsun.
Ekmek bölünürken kalplerin bölünmesi: Telefon sofraya ne zaman oturdu?
Eskiden sofraya geç kalınırdı ama mutlaka gelinirdi. Bir sandalye boşsa o boşluk sadece ahşaptan ibaret değildi; bir eksiklikti, bir merak konusuydu.
Yayınlanma :
02.02.2026 11:22
Güncelleme
: 02.02.2026 11:22
Yorum Yazma Kuralları
Lütfen yorum yaparken veya bir yorumu yanıtlarken aşağıda yer alan yorum yazma kurallarına dikkat ediniz.
Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı, suç veya suçluyu övme amaçlı yorumlar yapmayınız.
Küfür, argo, hakaret içerikli, nefret uyandıracak veya nefreti körükleyecek yorumlar yapmayınız.
Irkçı, cinsiyetçi, kişilik haklarını zedeleyen, taciz amaçlı veya saldırgan ifadeler kullanmayınız.
Türkçe imla kurallarına ve noktalama işaretlerine uygun cümleler kurmaya özen gösteriniz.
Yorumunuzu tamamı büyük harflerden oluşacak şekilde yazmayınız.
Gizli veya açık biçimde reklam, tanıtım amaçlı yorumlar yapmayınız.
Kendinizin veya bir başkasının kişisel bilgilerini paylaşmayınız.
Yorumlarınızın hukuki sorumluluğunu üstlendiğinizi, talep edilmesi halinde bilgilerinizin yetkili makamlarla paylaşılacağını unutmayınız.

Yorumlar
Kalan Karakter: