İnsan yaşadıklarını olduğu gibi hatırlamaz.
Zaman, anıları törpüler, bazılarını siler, bazılarını parlatır. Ama geriye kalan hiçbir zaman çıplak gerçek değildir. Hep bir anlamın içinden süzülmüş halidir. İşte o süzülmüş halin adı hikâyedir.
Bu yüzden insan, ne yaşarsa yaşasın önce hikâyeleri hatırlar.
Bir sofrayı düşünün…
Aynı masa, aynı yemek, aynı tabak. Ama o sofradan kalkan herkesin hafızasında bambaşka bir şey kalır. Çünkü insan yemeği yalnızca tadıyla hatırlamaz. O sofrada kim vardı, kim eksikti, ne konuşuldu, ne söylenmedi… Hangi cümle yarım kaldı, hangi bakış içe atıldı… Hafıza önce bunları kaydeder. Yemek ise o anın kokusudur sadece; hatırlamanın anahtarı.
Bugün gastronomi çoğu zaman teknik üzerinden konuşuluyor. Tarifler, ölçüler, pişirme süreleri, sunum biçimleri… Her şey net, her şey tarif edilebilir. Ama insanın yemeğe kurduğu bağ bu kadar net değil. Çünkü bir yemeğin asıl değeri tarifinde değil, taşıdığı hikâyededir.
Bir yemeğin “nasıl” yapıldığını öğrenebilirsiniz.
Ama “neden önemli olduğunu” kimse size öğretemez.
Çünkü o neden, bir annenin mutfağında saklıdır.
Bir bayram sabahının telaşında, bir cenaze evinin sessizliğinde, bir yolculuk dönüşü kurulan sofrada…
O neden, hayatın içindedir.
Anadolu mutfağını güçlü kılan da tam olarak budur.
Bu topraklarda yemek hiçbir zaman yalnızca karın doyurmak olmadı.
Yemek, bir araya gelmenin bahanesi oldu.
Birlik olmanın, paylaşmanın, çoğalmanın yolu oldu.
Bir çorba kaynadıysa, bir evde bir şey olmuştur.
Ya bir hasta vardır, ya bir yas, ya da bir misafir.
Bir pilav yapıldıysa, bir kalabalık toplanacaktır.
Bir ekmek yoğrulduysa, o evde sabır vardır.
Bu yüzden aynı yemeği başka bir şehirde, başka bir ülkede yediğimizde çoğu zaman şöyle deriz:
“Güzel ama… aynı değil.”
O “ama”nın içinde tarif eksikliği yoktur.
O “ama”, hikâyenin eksikliğidir.
Modern mutfaklar bize kusursuz tabaklar sunuyor.
Her şey yerli yerinde, her şey estetik, her şey doğru…
Ama bazen o tabakların karşısında içimizde bir boşluk hissi oluyor.
Çünkü insan yalnızca iyi pişmiş yemeğe değil, anlam taşıyan yemeğe bağlanır.
Bir lokmanın bizi durdurduğu an, aslında damakta değil; zihinde bir kapı açıldığı andır.
Bir çocukluk mutfağına gideriz mesela.
Birinin sesini duyar gibi oluruz.
Ya da uzun zamandır hatırlamadığımız bir anı, bir anda bütün detaylarıyla geri gelir.
Bir koku, yılları aşar.
Bir tat, zamanı deler.
Ve biz fark etmeden şunu anlarız:
İnsan hafızası aslında bir mutfaktır.
İçinde biriktirir, saklar, dönüştürür.
Bazı anıları ağır ateşte pişirir, bazılarını olduğu gibi bırakır.
Ama hiçbirini tamamen kaybetmez.
Sadece yeniden anlatılacak hale getirir.
Gastronomi dediğimiz şey de belki tam olarak budur:
Hayatın anlatılma biçimi.
Bugün tarifler çoğaldı.
Her şey ölçülü, her şey yazılı, her şey ulaşılabilir.
Ama bir şey eksildi: aktarımın ruhu.
Eskiden bir yemeği öğrenmek için birinin yanında durmak gerekirdi.
Sormak, bakmak, anlamaya çalışmak…
Biraz azar işitmek, biraz beklemek, biraz sezmek…
Şimdi ise bir ekrana bakıyoruz.
Tarif var, ama hikâye yok.
Oysa hikâye olmadan yemek eksik kalır.
Çünkü yemek yalnızca yapılan bir şey değildir.
Yaşanan bir şeydir.
Belki de bu yüzden…
Hayatın sonunda kimse “ne yediğini” hatırlamaz.
Ama herkes “kiminle yediğini”, “o sırada ne hissettiğini” hatırlar.
Ve geriye dönüp baktığımızda aslında şunu görürüz:
Biz hayatı yaşamadık sadece, aynı zamanda pişirdik.
Kimi zaman aceleyle, kimi zaman sabırla…
Kimi zaman eksik, kimi zaman taşırarak…
Ama her defasında bir hikâyeye dönüştürdük.
Ve o hikâyeler…
Bizim asıl mirasımız oldu.
Çünkü insan, en sonunda yaşadıklarını değil;
onlara verdiği anlamı hatırlar.
Tıpkı bir yemeği hatırlar gibi.
Yorumlar
Kalan Karakter: