Bunların hepsi önemli başlıklar. Ancak bazen bu kavramların işaret ettiği daha derin ilişkiyi konuşmadan yanından geçiyoruz.
Belki de önce şu soruyu sormamız gerekiyor:
Mutfak doğayla kavga mı ediyor?
İlk bakışta tuhaf bir soru gibi görünebilir. Sonuçta mutfak dediğimiz şey yemek pişirdiğimiz yer. Ama biraz düşününce mesele yalnızca yemek değil. Çünkü yemek mutfakta başlamaz. Hikâyesi çok daha önce başlar.
Toprakta başlar.
Üretimde başlar.
Emekte başlar.
Mevsimin ritminde başlar.
Ateş yalnızca son aşamadır.
Bu yüzden yemek yalnızca bir tarif değildir; doğa, emek ve kültür arasında kurulan bir ilişkinin sonucudur.
Tam da bu noktada mutfağa başka bir düşünce alanından bakmanın mümkün olduğunu düşünüyorum: ekofeminizm.

Ekofeminizm, kısaca söylemek gerekirse, doğanın sömürülmesi ile kadın emeğinin görünmez kılınması arasında bir ilişki olduğunu söyleyen bir düşünce alanıdır. Bu yaklaşım, modern dünyada doğaya çoğu zaman bir kaynak gibi davranıldığını ve bu bakışın yalnızca çevreyi değil, toplumsal ilişkileri de etkilediğini vurgular.
Ekofeminist düşünceye göre doğa ile kurduğumuz egemenlik ilişkisi, hayatın başka alanlarında da kendini gösterir. Bu yüzden mesele yalnızca çevreyi korumak değildir. Mesele, doğayla kurduğumuz ilişkiyi yeniden düşünmektir.
Doğaya hükmetmeye çalışan bir anlayış yerine, onunla birlikte yaşamayı öğrenmek…
Ekofeminizmin temel çağrısı budur.
Bugüne kadar bu tartışma daha çok çevre politikaları, tarım ya da toplumsal hareketler üzerinden yürütüldü. Ancak bu düşüncenin en somut biçimde görülebileceği yerlerden biri aslında mutfaktır.
Çünkü mutfak doğa ile insan arasındaki ilişkinin en görünür alanlarından biridir.
Bir yemeğin ortaya çıkabilmesi için toprağın üretmesi gerekir. İnsanların emek vermesi gerekir. Ve o bilginin kuşaktan kuşağa aktarılması gerekir. Mutfak tam olarak bu üç alanın kesiştiği yerdir.
Bu yüzden mutfağa ekofeminist bir perspektiften bakmanın gastronomi tartışmalarına yeni bir kapı açabileceğini düşünüyorum.
Ben buna ekofeminist gastronomi diyorum.
Ekofeminist gastronomi mutfağı yalnızca teknik bir üretim alanı olarak görmez. Mutfak aynı zamanda bakımın, aktarımın ve toplumsal dayanışmanın kurulduğu bir alandır.
Bugün “geleneksel mutfak” dediğimiz birçok bilgi aslında bu ilişkiler ağı içinde oluşmuştur.
Tarhana yapan kadınlar, yoğurt mayalayan anneler, kış hazırlığı için sebze kurutan komşular, imeceyle kazan kaynatan köyler… Bunlar yalnızca yemek hazırlama yöntemleri değildir. Aynı zamanda doğayla uyumlu bir yaşam bilgisinin parçalarıdır.
Bu mutfak doğayla kavga ederek kurulmadı.
Doğanın ritmini anlayarak kuruldu.
Mevsim ne verirse mutfak ona göre şekillendi.
Yazın bolluğu kurutuldu, kışa saklandı.
Artan yemek başka bir yemeğe dönüştü.
Fazla ürün paylaşımın parçası oldu.
Bu mutfak anlayışı aslında bir tüketim sistemi değil, bir denge sistemi kuruyordu.
Ekofeminist gastronomi dediğim şey tam olarak bu dengeyi yeniden düşünmeyi öneriyor. Mutfağı doğa ile, emek ile ve kültürel aktarım ile birlikte okumayı öneriyor.
Belki de gastronominin bugün yeniden hatırlaması gereken şey budur:
Yemek yalnızca tabakta gördüğümüz bir sonuç değildir.
Toprağın, emeğin ve kültürün birlikte yazdığı bir hikâyedir.
Ve belki de bugün kendimize sormamız gereken asıl soru şu:
Biz nasıl bir mutfak kuruyoruz?
Çünkü bugün kurduğumuz mutfak,
yarın çocuklarımızın ne yiyeceğini belirleyecek.
Yorumlar
Kalan Karakter: